Sayın Cumhurbaşkanım,

            Değerli Konuklar,

            Sevgili Meslektaşlarım,

            Kıymetli Basın Mensupları.

 

            Danıştayımızın Kuruluşunun 142’nci Yıldönümü, “Danıştay ve İdari Yargı Günü” nedeniyle düzenlediğimiz bu anlamlı törende, sizlerle birlikte olmaktan duyduğumuz mutluluğu belirtirken, Şahsım, Danıştay ve idari yargı mensupları adına saygılarımı sunuyorum.

         Türk Ulusuna, tarihinin en karanlık döneminde umut ışığı olan; demokratik, laik Cumhuriyetimizin kurucusu, hukuk devrimimizin mimarı Ulu Önder Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve şehitlerimizi huzurlarınızda en derin saygı, minnet ve şükranla anıyorum.

            Yargı şehidimiz Mustafa Yücel ÖZBİLGİN’e; yakın zamanda kaybettiğimiz Danıştay üyesi sevgili kardeşim Sadri BOZKURT’a; ebediyete intikal eden tüm mensuplarımıza ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak 2002 yılından  bu yana kuruluş yıldönümü törenlerimize katılarak, yaptığı konuşmalarla hepimizin takdirini ve beğenisini kazanan, büyük hukuk adamı, aydın insan, değerli arkadaşım Özdemir ÖZOK’a Tanrıdan rahmet diliyorum.

            Yasal çalışma sürelerini tamamlayarak emekliye ayrılanlara, sağlık, mutluluk ve esenlik dileklerimi sunuyor, kendilerine onurlu ve başarılı hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyorum.

 

ELEŞTİRİ SINIRI

            Öncelikli olarak ifade etmeliyim ki, Cumhuriyet öncesine uzanan 142 yıllık onurlu bir geçmişe sahip, Ulusumuzun demokratik gelişimine ve hukuk devletinin yerleşmesine önemli katkılarda bulunmuş Danıştaya, verdiği kimi kararlar nedeniyle en yetkili ağızlar tarafından sarf edilen, eleştiri sınırlarını ziyadesiyle aşan, suçlayıcı ve saygınlığını zedeleyici, söz ve beyanlar bizleri üzmektedir.

            Siz değerli konuklarımıza hatırlatmak dahi istemediğimiz bu özensiz üslubu kullananların sayısı ve dozu giderek artmaktadır.

            Devlet adına yetki kullananların, halkın hukuka güvenini ve saygısını artıracak, bu bağlamda, hukukun üstünlüğünü savunacak söylemlerde bulunması gerekir. Görevini yerine getiren yargı yerlerini suçlayan, halka şikâyet eden beyan ve açıklamalar, başta yargı mensupları olmak üzere toplumda hayal kırıklığı yaratmakta, gerginliklere davetiye çıkarmaktadır.

            Yargı kararlarına yönelik haksız ve ölçüsüz yüklenmelerin temelinde, yargıyı kendi faaliyetine engel bir organmış gibi görme mantığı yatmakta, bu durum, yargı kararlarının yüzeysel bilgilere dayalı olarak, haksız bir şekilde eleştirilmesi sonucunu doğurmaktadır.

            Anayasal konumun ve yüklenilen sorumluluğun, yargı kararlarının tümüne saygı gösterilmesini gerektirdiği unutulmamalıdır. Kararları ideolojik olarak nitelendirmek, yargıya müdahale edilmemesi gerekliliğini kimi durumlarda hatırlamak, hukuka saygılı devlet yönetimi anlayışıyla bağdaşmaz.

            Bizler, anayasal konumumuz gereği, Danıştaya yöneltilen haksız, bir o kadar da acımasız eleştiri ve suçlamalara her defasında cevap vermeyi, yüksek yargı yeri olmanın onur ve itibarına uygun bir davranış olarak görmedik. Çoğu zaman, sessiz kalmayı tercih ettik. Kamuoyuna açıklama yapmak mecburiyetinde kaldığımız durumlarda dahi, herkesten haklı beklentisi içerisinde olduğumuz özenli üslubu kullanmaya dikkat ettik. Basın açıklamalarımızı, kendimizi değil, hukukun üstünlüğünü savunmak adına yaptık.

            Yargının kendisini bu kadar savunma durumuna düşürülmesinin demokratik rejimlerde yeri olamaz. Yargı yetkisini kullanan bizler, hukuk icad etmiyoruz. Önümüze gelen uyuşmazlıkları da bizler çıkarmıyoruz. Var olan mevzuata göre anayasa ve yasaların bize yüklediği görev ve sorumluluk çerçevesinde vicdani kanaatimiz doğrultusunda karar alıyoruz.

            Hesabımızı, Türk Milleti adına karar vermenin ağır sorumluluğu altında öncelikli olarak vicdanımıza veriyoruz. Kaldı ki, suç işleyen yargı mensubunun, soruşturulmama ve yargılanmama gibi bir ayrıcalığı da yoktur.

 

HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN GÜVENCESİ,

BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI

            Demokratik hukuk devletinin ve insan haklarının temel güvencesi, bağımsız ve tarafsız yargıdır. Yargı bağımsızlığının temel amacı, vatandaşa, adaletin her türlü etkiden, yönetme ve yönlendirmeden uzak, kendi kurum ve kuralları çerçevesinde gerçekleşeceği güven ve inancını verebilmektir.

            Yasama ve özellikle yürütme karşısında kurumsal olarak bağımsızlık, adil ve tarafsız yargılamanın ön koşuludur. Bu nedenle, bağımsız olmayan bir yargının tarafsızlığı da söz konusu olamaz. Yargı bağımsızlığını, yargıç güvencesi ve tarafsızlığını artırmak ve bu konudaki engelleri kaldırmak, devletin temel görevidir.

            Özgürlük, eşitlik ve adalet, hukuk devletinin temel özelliğidir. Adaletin olmadığı yerde barışın, barışın olmadığı yerde de temel hak ve özgürlüklerin kullanılması mümkün değildir.

            Kişilerin özel yaşamına ve özgürlük alanlarına yapılacak hukuka aykırı müdahalelerin önlenmesi ve hukuki güvenliklerinin sağlanması, ancak, bağımsız ve tarafsız yargı organı aracılığıyla olanaklıdır.

            Hukuk, insanların suçsuzluğu karinesi üzerine kurulmuştur. Suçu ispat edilemeyen kimse, masumdur. İnsanları yargılamadan, subjektif, siyasi veya başka nedenlerle suçlu gibi gösterip kamu vicdanında mahkûm etmek, hukuka ve insan haklarına indirilebilecek en büyük darbedir.

            Anayasada, temel hak ve hürriyetlerin kanunla sınırlandırılabileceği düzenlenmiş, bunun için anayasa ve yasaların çizdiği temel çerçeve içinde kalma koşulu aranmıştır. Anayasamız, herkesin haberleşme hürriyetine sahip ve haberleşmenin gizliliğinin esas olduğunu hükme bağlamıştır. Bu temel hakları güvence altına alan anayasal kurallar karşısında, keyfi ve maksadını aşan karar ve uygulamaların varlığı, toplumda güvensizlik ve huzursuzluk yaratmıştır.

            Düzenlemeler bu yönde olmasına karşın, yasalara aykırı olarak çıkarıldığı, Danıştay kararı ile tespit edilen bir yönetmeliğe dayalı olarak çok sayıda yargı mensubunun, adalet müfettişlerinin talebi üzerine dinlemeye, teknik takibe alınması, bu konuda gerekli özen ve hassasiyetin gösterilmediğinin, haberleşme özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğine ilişkin temel hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiğinin açık göstergesidir.

            Yargı mensubuna, hakkında yapılan dinleme ve teknik takibe ilişkin verilerin, herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı    gerekçesiyle    sonradan    imha    edildiği

bilgisinin iletilmesi, bu olumsuz tabloyu değiştirmemektedir. Böyle bir uygulamaya muhatap olunması, başlı başına bir ceza etkisi yaratmakta, yargı mensupları üzerinde onarılmaz ağır tahribat ve üzüntülere yol açmaktadır.

            Huzursuz, kendi içinde uyumlu bir görüntü vermeyen yargının, işlevini sağlıklı bir şekilde yerine getirmesi beklenemeyeceği gibi, vatandaşa güven ve itimat duygusunu vermesi de düşünülemez.

            Anayasal hakları ihlâl eden, hukuka aykırı keyfi işlem ve kararlar, kimden gelirse gelsin, hukuk devletinde koruma ve himaye göremez. Yargı mensubu, hukuka ve adalete önce kendisi inanmalı, yasaların kendisine tanıdığı yetkileri kullanırken özenli davranmalı, yorum ya da kıyas yolu ile özgürlük alanlarını daraltıcı uygulamalardan kaçınmalıdır.

            Hukuka aykırı eylem ve işlemde bulunmanın, idarenin sorumluluğu yanında, kamu görevlisinin sorumluluğunu da beraberinde getireceği, gözlerden uzak tutulmamalıdır.

 

CUMHURBAŞKANININ YETKİLERİ

         Danıştay olarak başından bu yana savunduğumuz, hukuken sorumsuz ve denetimsiz bir alan olan Cumhurbaşkanlığı makamının seçme ve atama yetkisinin sınırlandırılmasını, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı bakımından hayati önemde görüyoruz.

            Cumhurbaşkanının, yüksek mahkemelerin ve yargı kurullarının oluşumuna ilişkin görev ve yetkilerinin olabildiğince sınırlandırılması gerekirken; aksine, mevcut anayasa değişikliği ile bu yetkilerinin artırılmasını doğru bulmadığımızı açıkça ifade etmeliyim.

            Cumhurbaşkanınca yapılan seçimlerde, aday gösteren yüksek yargı yerleri genel kurullarının beğeni ve temayülünü öncelikli olarak kazanmış adayların tercih edilmesi; doğrudan yapılan seçimlerde ise, nesnel kriterlere azami özen gösterilmesi, üzerinde tartışma ve spekülasyon yapılamayacak, nitelikli ve deneyimli kimselerin belirlenmesi, bu mevcut olumsuzluğu azaltıcı bir etki yaratacaktır.

 

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ

            Anayasa değişikliklerinin yine gündemde olduğu geçen yıl bugün, Danıştayın Kuruluşunun 141’inci Yıldönümü nedeniyle yaptığım açış konuşmasında:         Anayasaların, devletin hukuki yapısını kuran toplumsal sözleşmeler olduğunu belirtmiş; anayasa değişikliklerinin uzlaşı ile yürütülmesinin demokrat, çağdaş ve çoğulcu bir anayasa için gerekliliğine vurgu yapmıştım.

            Yargı bağımsızlığını tam anlamıyla güvence altına almayan, tepkiye dayalı, aceleye getirilmiş anayasa değişikliklerinin kalıcı olamayacağı gibi, hukuki ve teknik pek çok hatayı da beraberinde getireceğini ifade ederek bu konudaki görüş ve önerilerimizi sizlerle paylaşmıştım.

            Anayasanın yargıya ilişkin bazı maddelerinde yapılmak istenen değişikliklerin ipuçlarını Yargı Reformu Stratejisi Taslağında görmüş, buna ilişkin değerlendirmelerimizi, görüşüne başvurulan diğer kurum ve kuruluşlar gibi biz de Adalet Bakanlığına bildirmiştik. Nitekim, Yargı Reformu Stratejisi Taslağı ile ilgili olarak görüş ve değerlendirmelerimizi belirtirken bunun bir anayasa değişikliğini gerektirdiğini de açıkça ifade etmiştik.

         Mevzuatımızın, hukukun evrensel ilkeleri ile uyumunun sağlanması, çağdaş hak ve özgürlükler bağlamında gözden geçirilmesi için, uluslararası düzeyde oluşturulmuş komisyon ve organların görüşlerinin dikkate alınması doğaldır. Ancak, bu komisyon ve organların görüş ve önerilerine dayanak oluşturan, Avrupa Birliği ülkelerindeki  yargı  bağımsızlığına ve kuvvetler ayrılığına verilen önem, hukukun üstünlüğüne duyulan saygı, demokratik olgunluk gibi temel ölçütlerde birliktelik sağlanmadan, bu komisyon ve organların görüş ve önerilerinden sadece amaca uygun olanların seçilerek alınması; sonra da Avrupada uygulama bu yönde diyerek kamuoyunun önüne çıkılması doğru bir yaklaşım tarzı değildir.

         Öte yandan, her uluslar arası komisyon veya organın görüş ve raporlarına mutlak doğru öngörüsü ile değil, amacı, ülke koşulları ve gerçeklerine uygunluğu yönlerinden ihtiyatlı olarak yaklaşılması gerekir. Kaldı ki, bu komisyon ve organların görüşlerine verilen önemin ve atfedilen değerin, kendi anayasal kurumlarımızın, sivil toplum örgütlerimizin, akademisyenlerimizin görüşlerine neden gösterilmediği de üzerinde düşünülmesi gereken bir hususdur.

         Anayasa değişikliğinde önemle üzerinde durduğumuz, uzlaşı ve işbirliğinin maalesef, geldiğimiz aşama itibarıyla yerine getirildiğini söyleyemeyiz. Aceleye getirilmiş, demokrasinin temel kuralı olan çoğulculuk yerine çoğunluk görüşüyle yapılan anayasaların sorun çözmeyeceği ve var olan sorunu daha da büyüteceği kanısındayız.

         Yargı bağımsızlığının tehlikeye düşürülmesi halinde demokrasi ve insan hakları ile ilgili ne gibi sorunların ortaya çıkabileceğinin kaygısını, herkesin duyması gerekir. Cumhuriyetimizin temel niteliklerinin korunmasında, toplumda hukuk bilincinin ve hukukun üstünlüğü anlayışının yerleşmesinde, özverili ve üstün hizmet veren Danıştayın, yargı bağımsızlığına ve yargı erkine yönelik esaslı düzenlemeler karşısında görüş ve değerlendirmelerini kamuoyu ile paylaşmasını, Yasama Organının faaliyet alanına müdahale ve bir siyasallaşma olarak nitelendirilmesi doğru değildir.

         Biz, anayasa paketine, görmeden, karşı çıkmış değiliz. Anayasa değişikliğine ihtiyaç bulunduğunu ve bunun ne şekilde, hangi maddelerde olması gerektiğini her fırsatta dile getirmiş bir Kurumuz. Bu konuda, görev alanımız itibarıyla devletin hukuki yapısına, yargı erkine ilişkin hazırladığımız görüşleri; ilki, 2002 yılında olmak üzere yazılı metne bağlayıp yetkili organlara göndermiştik. Ancak, bu önerilerimiz üzerine hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Danıştay olarak görüşümüzde, önerilerimizde, duruma ve siyasi koşullara göre bir değişiklik kesinlikle olmamıştır.

         Mevcut anayasa değişikliğinde yer alan düzenlemelerden: Yüksek Askeri Şûra kararları, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları ile kamu görevlilerine verilen uyarma ve kınama cezalarının yargı denetimine açılması; hakim ve savcıların denetim yetkisinin Yüksek Kurula devredilmesi; Kurulun kendi sekreteryasının olması bizim önerilerimizdir. Biz, bu önerilerimizi karşılayan değişiklikleri yerinde buluyoruz.

         Ancak, değişiklikte yer alan, yüksek mahkemelerin ve yargı kurullarının oluşumuna, yargı yetkisinin kullanımına ilişkin düzenlemelerin doğru ve isabetli olmadığını, kuvvetler ayrılığı ilkesine uygunluk ve yargı bağımsızlığı bakımından pek çok yeni sorunu beraberinde getireceğini düşünmekteyiz.   

         Öte yandan, biz bu anayasa değişikliğini:

         - Her derecede yargı yerinin önündeki dosya sayısını ve iş birikimini azaltıp, ortalama yargılama sürelerini makul düzeye indirerek, vatandaşların yargıya ilişkin yakınmalarına çözüm önerileri üretmediği,

         - Uyuşmazlık alanlarını kaynağında kurutmaya yönelik esaslı düzenlemeler içermediği,

         - Yargının siyasallaşmasını engelleyip, bağımsızlığını mevcut durumundan daha ileriye götürmediği,

         - Yargının yolsuzluklarla etkin bir şekilde mücadele etmesi için dokunulmazlık gibi önemli bir engeli kaldırmadığı,

         - Cezaevlerindeki mahkumların yarısından fazlasının, haklarında kesin karar verilmemiş tutuklulardan oluşması gibi kabul edilemez bir duruma çare bulmadığı,

         ve bu hali ile yargının temel sorunlarına ve kamuoyunun bu konudaki haklı beklentilere cevap vermediği için bir yargı reformu olarak göremiyoruz.

            Bu anayasa değişikliğinde temel amacın, Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısını değiştirmek olduğu açıkça görülmüştür. Belirtilen amaca indirgenmiş bir anayasa değişikliğinin özgürleşme ve demokratikleşme yönünde yapılmış bir reform olarak takdim edilmesini doğru bulmuyoruz.

            Şimdi, Anayasa değişikliğinin, devletin hukuki yapısına ve yargı erkine yönelik maddeleri ile ilgili görüşlerimizi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

 

ANAYASA MAHKEMESİNE

ÜYE SEÇİM YÖNTEMİ

            Anayasa değişikliği ile, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasa Mahkemesine, Sayıştay Genel Kurulu ve baro başkanlarınca gösterilen üç aday arasından yapacağı seçimlerde, Meclis Genel Kurulunca üzerinde uzlaşılacak bir ismin belirlemesini amaç edinen seçim yöntemi benimsenmiştir. İlkesel olarak parlamentonun yüksek yargıya üye seçimine katılmamakla birlikte, değişiklikte öngörülen seçim yönteminin doğru olduğu görüşündeyiz.

            Ancak, değişikliğin aynı maddesinde, Meclis Genel Kurulu aşaması için benimsenen seçim yöntemi, Danıştay, Yargıtay, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi genel kurullarınca, Anayasa Mahkemesi üyeliği için Cumhurbaşkanlığı makamına gösterilecek üç adayın tespitinde benimsenmemiştir. Anayasadaki mevcut durumda dahi, yüksek mahkemelerin her boş yer için Cumhurbaşkanlığına gösterecekleri üç adayın da, genel kurul üye tam sayılarının salt çoğunluğu ile seçilmesi koşulu aranmakta iken   değişiklikle;  yüksek mahkeme genel   kurulları, Sayıştay Genel Kurulu ve baro başkanlarının Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday göstermek için yapacağı seçimlerde, her boş üyelik için, her üyenin, ancak bir aday için oy kullanabileceği yolunda sınırlama getirilmiş, böylece en fazla oy alan üç kişinin aday gösterilmiş sayılacağı kurala bağlanmıştır.

            Anayasa Mahkemesine üye seçiminde, kamuoyunda rektör atama modeli olarak da bilinen, yani salt çoğunluk aranmaksızın en çok oy alan üç adayın isminin gönderilmesi, doğru bir yöntem değildir. Üniversitelerde büyük bir rahatsızlık yaratan yöntemin, Anayasa Mahkemesi üyeliği seçiminde de kullanılması, yargıyı şekillendirmede Cumhurbaşkanlığı makamının etkisini daha da artırmak amacını taşıdığı kuşkusuzdur. Uygulamada sakıncası görülen, ilgili kurum ve organların tercihini ihmal eden, hatta, yok sayan bu yaklaşım doğru olmadığı gibi demokratik de değildir.

 

HAKİMLER VE SAVCILAR

YÜKSEK KURULU

            Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bağımsızlığı ile yargı bağımsızlığı arasında doğrudan ilişki olduğu, Kurulun bağımsızlığı sağlanmadan yargının bağımsızlığının sağlanamayacağı, bu manada, Kurulun siyasi etkilerden uzak, erkler ayrılığı ilkesine uygun yapılanması gerekliliği, başından beri savunduğumuz temel görüştür.

            Avrupa Birliği Komisyonunun 2009 yılına ilişkin Dördüncü İstişari Ziyaret Raporunda da bu temel görüşümüzü destekler nitelikte; Cumhurbaşkanının, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna, yüksek mahkemelerce önerilen üç aday arasından üye seçimine ilişkin rolünün sınırlı tutulmasının ve Adalet Bakanının Kuruldan çıkarılmasının tavsiye edildiği görülmektedir.

            Ancak, Anayasa değişikliği ile, Cumhurbaşkanının yüksek mahkemelerce önerilen adaylar arasından üye seçimine ilişkin rolünün sınırlı tutulması tavsiyesi bir yana, Cumhurbaşkanının Kurula doğrudan, hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından dört üyeyi seçme yetkisi verilmektedir. Yine, Adalet Bakanının Kuruldan çıkarılması ve Bakanlığın Kurul üzerindeki etkisinin azaltılması yolundaki öneri, önceki istişari ziyaret raporlarında da yinelenmiş olmasına rağmen, dikkate alınmamış ve Kurulun başkanı olarak Adalet Bakanı öngörülmüştür.

            Demokratik meşruiyet ve geniş tabanlı oluşum söylemi altında, erkler ayrılığı ilkesine aykırı, siyasal erkin etkisine tamamen açık, Adalet Bakanlığının kontrolünde bir Kurul modeli oluşturulmuştur.

            Kurul bünyesinde oluşturulacak dairelerin çalışmalarına Bakanın katılmayacağı belirtilmesine rağmen, Kurulun ve dairelerin görevlerinin Kanunla düzenleneceğinin öngörülmüş olması, Kurulun yönetimi ve temsilinin Bakana ait bulunması, inceleme ve soruşturma yapılmasında nihai olurun Bakana bırakılması, Danıştaya ve Yargıtaya üye seçiminde Bakan ve Müsteşarın seçimlere katılımını engelleyici bir hükme yer verilmemiş olması karşısında, Bakanlığın, Kurulun oluşumunda, görev ve yetkilerinin yerine getirilmesinde etkinliğinin azaltıldığını söylemek mümkün değildir.

            Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bugünkü yapısıyla sadece Danıştay ve Yargıtayı temsil ettiği, kürsüdeki tüm hakim ve savcıları temsil etmediği fikri yayılmış ve bu yolla ilk derece mahkemeler ile yüksek mahkemeler arasında bilinçli olarak bir ayrışma zemini yaratılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla, kimi çevrelerce yüksek yargıçlar için söylenen yargı bürokratı kavramı, maksatlı ve yanlış bir nitelendirmedir.

            Yargı erki, yüksek mahkemeleri, yargı kurulları ve ilk derece mahkemeleri ile bir bütündür. Biz, Kurulda, yüksek yargının önemi ve etkinliğini ortadan kaldıracak bir kompozisyonu kabul edilemez olarak görüyoruz. Öte yandan, yargı mesleğine uzun yıllarını vermiş ve hizmetinin büyük bir bölümünü de ilk derece mahkemelerinde geçirmiş, bu nedenle de bu mahkemelerin ve kürsü hakimliğinin koşullarını bilen yüksek yargı mensuplarının, ilk derece mahkemesi hakimlerini temsil etmeyecekleri yolundaki görüşlerin ise, yargı dışı ve temelsiz olduğunu düşünüyoruz.

            Bu kadar kesin yargılarla konuşmamın nedeni, uzun bir süre ilk derece mahkemelerinde kurucu başkanlık da dahil olmak üzere görev yapan, şimdi ise, sizlere, Yüksek Mahkeme başkanı sıfatıyla hitap eden birisi olmamdan kaynaklanmaktadır.

            Birbirlerini tanıma imkanı bulunmayan ve binlerle ifade edilen hakim ve savcı sınıfı içerisinde yapılacak seçimlerde bilgi, deneyim ve mesleki yetkinlik gibi nesnel ölçütlerin ön plana çıkma olasılığı zayıftır. Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçimi düzenleyen maddede olduğu gibi, ancak bir aday için bir oy kullanılabileceği yolundaki kurala ilişkin getirdiğimiz eleştiriler, bu madde için de geçerlidir. Seçim yöntemine Anayasada yer verilmiş olması nedeniyle yukarıda belirttiğimiz sakıncayı azaltacak ve uygulamada karşılaşılabilecek diğer olası sorunların giderilmesini sağlayacak yöntemlerin geliştirilmesi yolu dahi kapatılmış bulunmaktadır.

            Sonuçta, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun, daha bağımsız, daha teminatlı ve siyasi etkilerden uzak bir yapıya kavuşturulması gerekirken, geniş tabanlı temsil esası, demokratik meşruiyet gibi kavramlar adı altında, kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlâl eder biçimde yapılandırıldığı; böylece, Adalet Bakanlığının kontrolünde, siyasi etkilere daha açık bir Kurul oluşturulduğu görülmüştür. Kurulda, Danıştayın ve Yargıtayın etkinliğini azaltacak, hatta, etkisiz kılacak şekilde üye sayısı belirlenmiş, ortak eleştiri konusu olmasına karşın Adalet Bakanı ve Müsteşara Kurulda yer verilmeye devam edilmiştir. Yargı erki ile doğrudan bağlantısı olmayan kurum ve mesleklerden Yüksek Kurula üye olma yolu açılmış, yüksek yargıç olmayan kişilerin yüksek yargı mensubu seçme sürecine etkin katılımı sağlanmıştır.

 

YÜCE DİVAN

            Yüce Divan konusunda Danıştay olarak, başından beri savunduğumuz görüş; Yüce Divan görevinin, görev suçuna ilişkin idare ve ceza hukuku kavram ve ilkelerini bilen Danıştay ve Yargıtay meslek mensuplarının katılımıyla ve iki dereceli incelemeye imkan verecek şekilde oluşturulacak bir kurula verilmesi yolundadır.

            Önerdiğimiz sistem yerine, bu görevin, oluşumunda hakim ve savcı mesleğinden gelmeyen çok sayıda üyeye sahip Anayasa Mahkemesince yürütülmesinin devamını öngören düzenlemeyi, doğru ve isabetli bulmuyoruz.

 

YERİNDELİK DENETİMİ

            Anayasanın, yargı yolu başlıklı 125’inci maddesinin dördüncü fıkrası, “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.” olarak düzenlenmiş, paralel bir hükme, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda da yer verilmiş bulunmaktadır.

            Konu, Anayasa ve İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda bu şekilde düzenlenmiş iken, Anayasa değişikliği ile, Anayasanın yukarıda yer verilen 125’inci maddesinin 4’üncü fıkrasının ilk cümlesi, “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz.” biçiminde yeniden düzenlenmiştir.

            Açıkça görülüyor ki, 4’üncü fıkraya ilave edilen ibare, yeni bir hüküm niteliğinde değildir. Yargı yetkisinin sınırını çizen, bu bağlamda yerindelik denetimini yasaklayan hükme, Anayasada ve İdari Yargılama Usulü Kanunda zaten yer verilmiş bulunmaktadır.

            Belirtilen hükümler çerçevesinde Danıştay, anayasal konumunun gereği olarak, yargısal denetim işlevini yerine getirirken, idarenin anayasal ve yasal sınırlar dışına çıkmasını engelleyerek onun hukuka bağlılığını sağlamaktadır. Danıştay, idarenin, Anayasaya, yasaya, hukuka uygun icraatine engel olmamakta, bu sınırlar içinde tesis edilmiş işlemlerin yerindeliğini irdelememektedir.

            Hukuk devletinin en temel unsurlarından birisi olan, idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı tutulması ilkesini geliştirip, daha ileriye götürmenin yol ve yöntemlerinin arandığı; idare karşısında vatandaşların hak ve özgürlüklerini en etkili şekilde korumanın ve yargı yetkisini sınırlayan her türlü düzenlemenin kaldırılmasının amaç edinildiği günümüzde, yerindelik denetiminin kapsam ve sınırlarının yeniden tartışmaya açılmasını doğru bulmuyoruz.

 

KAMU DENETÇİLİĞİ KURUMU

            Öğretide, “Ombudsman”, “Yurtdaş Sözcüsü”, “Halk Denetçisi” olarak da isimlendirilen Kamu Denetçiliği Kurumuna ilk kez, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında yer verilmiştir. Farklı zamanlarda, “Yurttaş Sözcülüğü Kanun Tasarısı” ve “Kamu Denetçiliği Kurumu Kanun Tasarısı” adı altında hazırlanan ve Danıştaya gönderilen taslaklar hakkındaki görüş ve önerilerimizi Adalet Bakanlığına bildirmiştik.

            İlki 1998, diğeri 2004 yılında verdiğimiz her iki görüşte de, Kamu Denetçiliği Kurumunun öncelikli olarak bir anayasal temele kavuşturulması gerektiği yolundaki eleştiri ve önerilerimize itibar edilmemiştir. Bilindiği üzere, bu konuda çıkarılan 5548 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’nun Anayasa Mahkemesince aynı gerekçe ile iptal edilmesi üzerine konu, anayasa değişikliği metnine dahil edilmiş bulunmaktadır.

            Kamu Denetçiliği Kurumunun, yargı dışı bir denetim yolu olarak, idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetlerin giderilerek çözüm yollarının üretilmesine, idarenin düzgün işler haline getirilmesine katkıda bulunacağı düşünülmektedir.

            Ancak, Kamu Denetçiliği Kurumunun oluşturulmasında göz önünde bulundurulması gereken en önemli husus, bu Kurumla, idari yargının birlikte bulunmasının getirebileceği sorunların varlığıdır.

            Anayasa değişikliğinde yer verilen, “Kamu Denetçiliği Kurumu, idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler.” ibaresinin, hukuka uygunluk denetimini yapma yetkisini de kapsadığı kuşkusuzdur. İdarenin hukuka uygunluğunun denetimi konusunda Kamu Denetçiliği Kurumunun yetkisi ile idari yargı yetkisi aynı alana isabet etmektedir.

            Gerekli önlemler alınmadığı takdirde, getirilen müessesenin idari yargının görev alanına zarar vermesi kaçınılmaz olabilir. Oysa; idarenin en etkin denetim biçimi olan yargı denetiminin bu tür engelle karşılaşmaması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir.

            Bu konuda idari yargı sistemine sahip ülkelerde olduğu gibi Kamu Denetçiliği Kurumunun idari yargı denetiminin kapsamı dışında kalan boş alanı doldurucu niteliği göz önünde bulundurulmalıdır.

            Kamu Denetçiliği Kurumuna, yargısal denetime bir ikame aracı olarak bakılmamalı; idare edilenler için idari yargı denetimi sınırları dışında kalan yakınmalara da çözüm getiren ek bir güvence olarak görülmelidir.

            Öte yandan, Kamu Denetçiliği Kurumunun oluşturulmasına ilişkin düzenlemelerin yaşama geçirilmesi  halinde, idarenin eylem ve işlemlerinde hangi kural ve ilkelere bağlı olarak ne şekilde hareket edileceğini gösteren, uyuşmazlıkların bir bölümünün yargı organlarının önüne götürülmeden idare aşamasında çözümlenmesine ilişkin düzenlemelere yer veren, bu yönüyle de yargı dışı idari denetim usulünü öngören Genel İdare Usul Kanunu çalışmaları arasında bağlantı ve etkileşiminin varlığı da dikkate alınmalıdır.

 

ANAYASA ŞİKÂYETİ

            Anayasa şikâyeti: Bireylere, temel hak ve özgürlüklerine yönelik kamu gücü ihlâllerine karşı anayasa yargısına müracaat edebilme imkanını tanıyan bir yol olarak bilinmektedir.

            Anayasa şikâyeti, bazı akademisyen ve Anayasa Mahkemesi yargıçlarınca, temel hak ve özgürlüklerin korunmasında etkili bir yol olarak görülmekte; bu başvuru yoluna yer verilmemiş olması ise hak ve özgürlüklerin korunmasında ciddi bir eksiklikmiş gibi gösterilmektedir.

            Anayasa şikâyeti müessesesinin, ülkelerin yönetim biçimi ve uyguladıkları yargı sistemi ile doğrudan ve sıkı ilişkisi vardır. Bu ilişki dikkate alınmaksızın, bir ülkede anayasa şikâyeti yolunun gerekliliğinin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi olanaklı değildir.

            Anayasa şikâyeti yoluna mevzuatlarında yer veren Almanya,  İsviçre  ve  İspanya   gibi  ülkeler,  üniter  değil,

federal devlet yapısına sahiptirler. Federal yönetim biçimini benimsemiş bu ülkelerin, yasama, yürütme ve yargı faaliyetlerinde, temel hak ve özgürlüklerin uygulanması bakımından hukuk birliğinin sağlanması amacıyla böyle bir yönteme ihtiyaç duyulmuştur. Bu ülkelerde, kurumsal olarak federal anayasa ile görevlendirilen ve ülke yargı düzeninin en tepesinde yer alan yüksek mahkemeye anayasa şikâyeti yolunun açılması,  bu  ihtiyacın ve devlet yapılarının sonucu olarak görülmelidir. Bu bakımdan; üniter devlet modeline sahip olan, hukuk birliğini ise, her yargı düzeninin tepesinde bulunan yüksek mahkemeye yapılacak kanun yolu başvurusu ile sağlayan Ülkemiz için böyle bir zorunluluktan söz etmek olası değildir.

            Hukuk sistemimizde, yürütme organı ve ona bağlı kamu idaresinin, insan hak ve özgürlükleri ile ilgili ihlâlleri karşısında bireyi koruma ve gerektiğinde, temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslar arası andlaşma hükümlerini uygulama görevi, Anayasa Mahkemesine değil, diğer yargı yerlerine verilmiştir.

            Esasen Danıştay, bu görevini, Anayasanın 90’ıncı maddesinin son fıkrasına 5170 sayılı Kanun ile eklenen, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek    uyuşmazlıklarda    milletlerarası    andlaşma hükümleri esas alınır.”  yolundaki  kuralın yürürlüğe girdiği 22 Mayıs 2004 tarihinden çok önce de aynı anlayış içerisinde yerine getirmiş ve uluslar arası andlaşmaların temel hak ve özgürlüklerle ilgili düzenlemelerine, yargısal denetimde, yasalar üstü değerde yer vermiştir.(1)

            Danıştay daire ve kurullarının çok sayıda kararında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yanında, Ülkemiz tarafından onaylanan, kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin hükümler içeren sözleşme ve bildirilere gönderme yapılmıştır.(2) Tüm bu uygulamalar, Danıştayın ve idari yargı yerlerinin, temel hak ve özgürlüklerin korunmasında azami dikkat ve özeni gösterdiğini; bu hak ve özgürlüklerle ilgili yorum, anlayış ve uygulama birliği konusunda, anayasa şikâyeti başvurusu ile sağlanmak isteneni esasen gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır.

            Anayasa Mahkemesinin gerek iptal davası, gerekse itiraz yoluyla yapmakta olduğu denetim, soyut norm denetimidir. Bu yolla sağlanan, yasama organının tasarruflarında var olan temel hak ve özgürlük ihlâllerinin giderilmesidir. Yasanın uygulanmasından kaynaklanan ihlâllerin giderilmesi ise, adli, idari ve askeri yargı yerlerinin görev alanı içerisindedir.

             İhlâllerin yargı yoluyla giderilmesinde, sistem sorunu bulunmamaktadır. Sorun, insan hak ve özgürlükleri konusunda yeterli hukuk bilincine sahip olunmamasından, idarenin hukuka bağlılığının sağlanmasındaki güçlükten kaynaklanmaktadır.

            Yürütme organının ve ona bağlı kamu idaresinin işlem ve eylemlerinden hak ve özgürlüklerinin ihlâl edildiği iddiasında bulunan bireye, olağan kanun yollarının tüketilmiş olması koşulu aransa dahi, anayasa şikâyeti hakkı verilmesi, Anayasa Mahkemesini, alternatif adli, idari veya askeri yargı yeri durumuna getirir ki; bu durumun, hukuk karmaşasına neden olacağı kuşkusuzdur.

            Yargı düzenimiz içerisinde, makul sürenin aşılması ve benzeri kimi durumlar dışındaki diğer tüm ihlâller, üst yargı yerince yapılan denetim sırasında giderilebilecek niteliktedir. İç hukukda giderilemeyen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince saptanan ihlâller ise, yargılama usulü kanunlarında yapılan değişikliklerle, yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. Böylece, temel hak ve özgürlükler için tam bir koruma mekanizması sağlanmış durumdadır.

            Anayasa şikâyeti yolunun gerekliliğini savunanlar, özellikle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye aleyhine yapılan başvuruların sayıca fazla olduğunu gerekçe göstermekte, bu yolun açılması ile Ülkemiz aleyhine yapılacak başvuruların ve ihlâl kararlarının sayısının azalacağını ileri sürmektedirler.

            Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2009 yılı Faaliyet Raporunda, Mahkemenin incelemesinde bulunan başvuruların ülkeler itibarıyla sayıları belirtilmiş ve konuya ilişkin daha aydınlatıcı istatistik rakamlarına yer verilmiştir.

            Bu verilere göre, 31 Aralık 2009 tarihi itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde incelenmeyi bekleyen toplam 119.298 başvuru bulunmakta, bunların 33.568’inin Rusya; 13.115’inin ise Türkiye aleyhine olduğu görülmektedir. Bu konuda, başvuru sayıları esas alınarak yapılan değerlendirmeler eksiktir, hatalıdır. İstatistiki verilerin, ülkelerin nüfusları dikkate alınmadan tek başına değerlendirilmesi doğru değildir. Yapılan başvuru sayısı ile ülke nüfusu arasında doğrudan bir ilişki bulunduğu tartışmasızdır. Eğer, sayısal bir karşılaştırma yapılacak ise, ülke nüfusları dikkate alınarak bir karşılaştırma yapılması en doğru yöntemdir.

            Yapılan başvuruların ülke nüfuslarına oranı dikkate alınarak bir sıralama yapıldığında 47 ülke arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bulunan toplam başvuru sayısına göre 1’inci sırada bulunan Rusya’nın 15’inci, ikinci sırada bulunan Türkiye’nin ise 20’nci sıraya; 2009 yılı başvuru sayısına göre ise; Türkiye’nin 25’inci, Rusya’nın 18’inci sıraya gerilediği görülmektedir.

            Kaldı ki, istatistiki veriler, anayasa şikâyetine hukuk sisteminde yer verilmiş olmasının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine olan başvuru sayısını azalttığı görüşünü de doğrulamamaktadır. Aksine, anayasa şikâyeti başvurusuna mevzuatında yer veren ülkeler aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların sayısı daha yüksektir.

            Anayasa şikâyeti yoluna mevzuatında yer veren bazı ülkelerin nüfusları ve 31 Aralık 2009 tarihi itibarıyla aleyhlerine yapılıp Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde incelenmeyi bekleyen toplam başvuru sayılarına bakıldığında: yaklaşık, 140 milyon nüfuslu Rusya aleyhine, 33.568 başvuru; 8 milyon nüfuslu Avusturya aleyhine, 656 başvuru; 10 milyon nüfuslu Macaristan aleyhine, 1.406 başvuru; 45 milyon nüfuslu Ukrayna aleyhine, 9.975 başvuru; 38 milyon nüfuslu Polonya aleyhine, 4.727 başvuru; 10 milyon nüfuslu Çek Cumhuriyeti aleyhine, 2.074 başvuru olduğu görülmektedir.

            Anayasa şikâyeti yoluna hukuk sistemlerinde yer vermeyen ülkelerde ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların fazla olmadığı; nüfuslarına oranı dikkate alındığında, anayasa şikâyeti yolunu kabul etmiş olan ülkeler aleyhine yapılan başvuru sayısına göre az bile olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin: yaklaşık   64   milyon   nüfuslu   Fransa   aleyhine,   2.464 başvuru; 61 milyon nüfuslu İngiltere aleyhine, 1.620 başvuru; 60 milyon nüfuslu İtalya aleyhine, 7.158 başvuru yapılmış bulunmaktadır.

            Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bulunan başvuru sayısı ile ülkelerin mevzuatında anayasa şikâyeti yoluna yer verilmesi durumu arasında doğrudan bir ilişkinin varlığını söylemek, doğru bir saptama değildir. Mahkemeye yapılan başvuru sayısını etkileyen, her ülkenin kendi iç koşulları ve hukuk sistemleri ile ilgili başka unsurlar vardır. Bu konuda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince verilen ihlâl kararlarının içeriğine, emsal başvuru sayısına, ihlâlin yargılama usul kurallarına ilişkin olup olmamasına, ülkelerin içinde bulundukları olağan dışı koşullara, ihlâllerin sürekli ve arızî niteliklerine bakılarak bir değerlendirme yapılması, daha sağlıklı bir yöntem olacaktır.

         Türkiye aleyhine verilen ihlâl kararlarının önemli bir kısmının, davaların makul sürede sonuçlandırılamaması, kamulaştırma bedellerinin tespiti ve ödenmesi, terör eylemleri nedeniyle zarara uğrayan kişilerin zararlarının tazmin edilmesi konularında yoğunlaştığı bilinmektedir. Ülkemiz yönünden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların sayısının azaltılması, iç hukukta, bu sorunların çözüme kavuşturulmasına bağlı bulunmaktadır. Bu sorunlar çözüme kavuşturulmadan, salt anayasa şikâyeti başvurusuna umut bağlamak, ülke gerçeklerini görmemezlikten gelmekten başka bir anlam ifade etmez.

         Uygulanmakta olduğu ülkelerde bile olumlu sonuçlar verdiği tam olarak kanıtlanamayan anayasa şikâyeti yolunun sistemimize dahil edilmesi, yargı ayrılığını zedeleyici, kesinleşen yargı kararlarını bertaraf edici, yüksek mahkemeler arasında var olan denkliği bozucu çok ciddi yeni sorunlar yaratacaktır.

 

ANAYASA DÜZENLEME TEKNİĞİ

VE REFERANDUM SÜRECİ

            Normlar hiyerarşisinde en üstte yer alan, diğer düzenleyici metinlere oranla değiştirilmesi daha güç koşullara bağlanan Anayasa kurallarının, daha genel ve soyut nitelikte olması beklenir. Bu gereklilik, anayasa kurallarının, gelişmelere ayak uydurabilme ihtiyacından ve her türlü olasılığı önceden karşılayabilme imkansızlığından kaynaklanmaktadır.

            Geçmiş anayasa değişikliği tecrübeleri göstermiştir ki, genelde, tepki temeline dayalı anayasalar daha ayrıntılı olarak düzenlenmektedir. Bu bağlamda, mevcut anayasa değişikliğinin asıl amacını, maddelerin düzenleniş biçimine bakarak anlamak dahi mümkündür. Asıl ve geçici maddelerde, uygulama kanunu seviyesinde ele alınması gereken hususlar düzenlenmiş, alt düzenleyici metinlere bir şey bırakılmamıştır.

         Anayasaların iyiliği, ihtiyaca uygunluğu, parlamentoda veya referandumda ulaştığı kabul oyu oranında değil, uygulamalarından uzun vadede duyulan memnuniyet derecesinde aranmalıdır. Yürürlüğe girdiği tarihten bu yana geçen 28 yıllık süreçte 16 kez değişikliğe uğrayan 1982 Anayasasının, yüzde doksanın üzerinde bir oyla kabul edildiği gerçeği gözlerden uzak tutulmamalıdır.

            Öte yandan, yargı bağımsızlığını, hakim ve savcı teminatını doğrudan etkileyen, yargının etkinliğini sınırlayan düzenlemelerin, temel hak ve özgürlükler gibi referanduma sunulacak bir konu da olmadığı görüşündeyiz.

 

DANIŞMA VE İNCELEME MERCİİ

OLARAK DANIŞTAY

            Yüksek idare mahkemesi olan ve ismini danışma işlevinden alan Danıştayın, yargısal görevleri yanında, kuruluşundan bu yana varlığını sürdüren idari görevleri de vardır. Bu durum, Kurumumuzun tarihi gelişiminden ve idari yargı yeri olmasının özellik ve niteliğinden kaynaklanmaktadır.

            Bu kapsamda Danıştay; Anayasa, Danıştay Kanunu ve diğer kanunlarla verilen idari görevleri yerine getirirken bir danışma ve inceleme organı olarak görev yapmaktadır.

            Anayasa ile verilmiş olan, kanun tasarıları hakkında düşünce bildirme yolu ile yasamaya katkıda bulunmak; Danıştay Kanunu ile verilmiş olan, Cumhurbaşkanlığı veya Başbakanlıktan gönderilecek işleri istişari mahiyette incelemek ve düşüncesini bildirmek Danıştayın başlıca idari görevlerindendir.

            Danıştay bu fonksiyonun gereği olarak devlet yaşamında karşılaşılan hukuki sorunların çözümü için, tamamı yüksek yargıçlardan oluşan Birinci Daire ve İdari İşler Kurulu vasıtasıyla, yukarıda anılan makamların isteği üzerine, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak görüş verme işlevini yerine getirmektedir.

            Mevzuatımızda yer alan bu başvuru yollarının çoğu zaman kullanılmaması hukuka bağlılık açısından doğru ve yerinde bir yaklaşım tarzı değildir.

            Bu bağlamda Danıştay, Cumhurbaşkanlığının ya da Başbakanlığın isteği halinde, hukuki meselelerin çözümüne, danışma işlevi yoluyla katkıda bulunmaya hazırdır.

 

DANIŞTAYIN İŞ YÜKÜ

VE YASA DEĞİŞİKLİĞİ ÇALIŞMALARI

            1 Nisan 2010 tarihi itibarıyla Danıştayda incelenmeyi bekleyen dava ve iş sayısı 172.654’tür. 2007 yılında, Danıştayda açılan dosya sayısı, 110.934 iken; bu rakam, 2008 yılında, 130.278; 2009 yılında ise 126.224 olarak gerçekleşmiştir. Anılan yıllarda sonuçlandırılan dava ve iş sayısı ise 2007 yılında 88.297’ye, 2008 yılında 99.299’a ; 2009 yılında ise, 106.982’ye ulaşmıştır.

            Yine aynı yıllarda, sonraki yıla devreden dosya sayısı ise, sırasıyla, 118.415, 149.394 ve 168.636’dır.

            Bu rakamlar, Danıştayın iş yükünün makul düzeye çekilebilmesi için, daha önce gerçekleştirilen değişiklik ve düzenlemelerin yeterli olmadığını; alınması gereken asıl ve etkili önlemin, Danıştaya açılan dosya sayısının azaltılması olacağını göstermektedir. Bu ise, Danıştayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakacağı davalar ve temyiz incelemesine tabi uyuşmazlıkların yeniden belirlenmesiyle olanaklı bulunduğu düşünülmektedir.

            Asli görevi, idari uyuşmazlıklarda genel görevli, idare ve vergi mahkemelerinin kararlarını son mercii olarak incelemek ve bu yolla idari yargı düzeninde yorum ve içtihat birliğini sağlamak olan Danıştayın, ilk derece mahkemesi olarak baktığı davaların çoğalması, iş yükü artışına sebep olduğu gibi içtihat mahkemesi olma vasfını da olumsuz yönde etkilemektedir.

            Bu amaçla, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nda, ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda görülen davalardan bakanlıkların tüm düzenleyici işlemleri yerine; sadece, ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlerine karşı açılacak davaların Danıştayda görülmesi; bakanlıkların bu nitelikte olmayan düzenleyici işlemlerine karşı açılacak davaların ise, idare ve vergi mahkemelerine bırakılmasını sağlayacak değişikliğe ihtiyaç bulunmaktadır.

            Ayrıca, son yıllarda, ekonomik ve ticari yaşama ilişkin   olarak   çıkarılan   ve   bu   alanda  düzenleyici  ve denetleyici  bağımsız  idari  otoriteleri  de  kuran yasaların uygulanmasından doğan uyuşmazlıkların çözümünde, genellikle, ilk derece mahkemesi olarak Danıştay görevli yargı yeri olarak belirlenmiştir. İş yükünün makul düzeye indirilebilmesi için, Danıştaya ilk derece mahkemesi sıfatıyla görev veren yasaların uygulanmasından kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümünün de alt derece idari yargı yerlerine devri zorunlu gözükmektedir.

            Öte yandan 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda da değişiklik yapılmak suretiyle, Danıştayın temyiz incelemesine esas olan bazı idari uyuşmazlıkların, niteliğine göre ayrılarak bölge idare mahkemelerinin itiraz incelemesine tabi kılınması, böylece, Danıştayın iş yükünün azaltılması gerekmektedir. Bölge idare mahkemelerinin istinaf mahkemeleri olarak teşkilatlanmalarının hazırlayıcı adımlarını oluşturacak bu yolla, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45’inci maddesinde düzenlenen konular artırılarak, ilk derece idari yargı yerlerinin evvelce Danıştayın temyiz incelemesine tabi olan bazı kararlarına karşı bölge idare mahkemelerine itiraz yolu açılmalıdır.

            Danıştayın öncelikli olarak gereksinim duyduğu yasal düzenlemelerden birisi de çalışmaya ara verme zamanı ve süresine ilişkindir. Çalışmaya ara verme zamanı, çeşitli koşullar dikkate alınarak, Ülkemizde ve birçok   Avrupa   ülkesinde,   Temmuz   ayının yirmisinden  Eylül ayının altısına kadar” olarak belirlenmişken; ara verme zamanının uzun olduğu düşünülerek, 2004 yılında, 5219 sayılı Kanun ile, Danıştay Kanunu, İdari Yargılama Usulü Kanunu ve diğer kanunlarda yapılan değişiklik ile “Ağustos’un birinden, Eylül’ün beşine kadar” olmak üzere değiştirilmiştir.

            Aradan geçen altı yıl içinde, yapılan uygulama ve bu uygulamadan doğan sorunlar, beklenen yararın sağlanıp sağlanmadığı konusunda yeniden değerlendirme yapılmasını gerekli kılmıştır. Anılan Kanunla yapılan değişiklik sonrası, çalışmaya ara verme süresinin sona ereceği günün tespitinde de belirsizlik yaşandığından, bu sürenin de yeniden düzenlemesine ihtiyaç bulunmaktadır.

            Başkanlığımızca, Danıştayın iş yükünün makul düzeye indirilmesi için bazı uyuşmazlıkların çözümünün ilk derece yargı yerlerine bırakılması ve çalışmaya ara verme süresinin yeniden düzenlenmesi konularında hazırlanan, “2575 sayılı Danıştay Kanunu’nda, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’da ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı” 8 Şubat 2010 tarihinde Adalet Bakanlığına verilmiştir. Yasa değişikliği çalışmalarının kısa sürede sonuçlandırılmasını beklemekteyiz.

   

HİZMET BİNASI

            Yoğun çabalar sonucunda, 2008 yılında Başkanlığımıza tahsisi sağlanan ve 14 Aralık 2009 tarihinde de törenle temelini attığımız Danıştay hizmet binamızın inşaatı, arzu ettiğimiz düzeyde, hızla devam etmektedir.

            Adalete ve yargıya yapılan harcamanın, bireyin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasına, toplumsal huzura, barışa, dolayısıyla da Devletin ve Milletin geleceğine yapılan yatırım olduğunu düşünmekteyiz.

            Hizmet binası sorunumuzu kalıcı olarak çözmeyi amaçladığımız bu projenin en kısa sürede bitirilebilmesi için yardımlarını esirgemeyen herkese, teşekkürü bir borç bilirim.

 

MAZBATA TÖRENLERİ

            Yüksek yargı mensupluğuna seçilmenin ve göreve başlamanın resmi bir sunumu olan mazbata törenlerinin, kurumsal ve kişisel saygınlık bakımından önemli ve gerekli olduğu kuşkusuzdur. Devlet yaşamında bu kurallara uymak, gerekli özeni göstermek kurumların itibarına katkı sağlar.

            Bilindiği üzere, yüksek yargı yerlerinde de bu anlayışın bir gereği olarak, Danıştay ve Yargıtay üyeliğine seçilen hakim ve savcılarımıza mazbataları, törenle verilmektedir.

            Ancak, bu iki kurum üyeliklerine seçim tarihlerinin genellikle farklı zamanlara denk gelmesine karşın, mazbata törenlerinin aynı anda yapılmak istenmesi gecikmeye sebebiyet vermektedir.

            Uygulamanın bir düzene konulması ve mazbata törenlerinin vaktinde yapılması için gerekli dikkatin gösterilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

            Bir konuya açıklık getirerek konuşmamı burada sonlandırmak istiyorum.

            17 Mayıs 2006 tarihinde meydana gelen o menfur saldırı hakkında bizi sessiz kalmakla eleştirenler ve bu konuda açıklama yapmamız gerektiğini düşünenler vardır. Bugün de dahil olmak üzere tüm söylemlerimde yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını, yargıya müdahale edilmemesi gerektiğini savunan birisi olarak, yargılama süreci devam eden dava ile ilgili konuşmamı ve bu konuda bir değerlendirme yapmamı hiç kimse beklememelidir.

            Saldırıdan en çok zarar görenlerden birisi olarak bütün içtenliğimle söylüyorum ki, bu menfur olayın en ince ayrıntısına kadar bir an evvel açıklığa kavuşturulmasını ve tüm sorumluların ortaya çıkarılmasını benden daha fazla isteyen hiç kimse olamaz.

 

            Sayın Cumhurbaşkanım,

            Danıştay ve İdari Yargı Günü kutlamalarının bir parçası olarak, güncel ve üzerinde durulmasında yarar gördüğümüz konularda sempozyum yapma geleneğimizi 142’nci Kuruluş Yıldönümümüzde de sürdürüyoruz. 11 Mayıs günü bu salonda, iki oturum halinde, çevre sorunları, ekonomik temelli kararlar, insan hakları ve erkler ayrılığı konu başlıkları altında yapılacak Sempozyuma, siz değerli konuklarımıza yönelik davetimizi yineliyorum.

            İdari yargı mensubu olarak bizler, Yüce Önderin ilke ve devrimlerinin rehberliğinde, hukukun üstünlüğünden asla ödün vermeden, şerefli, bir o kadar da sorumluluğu yüksek olan adalet dağıtma görevimizi aynı azim ve kararlılıkla sürdüreceğiz.

            Danıştayın kuruluş yıldönümü törenine katılarak bizleri onurlandırdığınız için teşekkür ediyor, en iyi dileklerimle, saygılarımı sunuyorum.

                                                                                                           

(1) Danıştay Beşinci Dairesinin, 22/05/1991 günlü ve E:1986/1723, K:1991/933 sayılı kararı.

(2) Danıştay İçtihatları  Birleştirme Kurulunun, 03/03/2006 günlü ve E:2005/1, K:2006/1 sayılı kararı.