Yine bir 17 Mayıs; yine toplandık.

            “Ya sen, sevgili ulusum?

            Evet, sevgili ulusum, bir sözüm de sana var. Bugün, 17 Mayıs. Bundan tam dört yıl önce, değerli meslekdaşımız Mustafa Yücel Özbilgin'in, senin adına, adalet dağıtırken şehit edildiği; dört arkadaşımızın da yaralandığı gün. Bu günü ve günün birinde adalete ihtiyacın olduğunda, senin hakkını, senin özgürlüğünü, senin hukukunu koruyabilecek gücü, yalnızca ve yalnızca, bağımsız Mahkemeler ve yargıçlarda bulabileceğini sakın unutma!.. Onların ellerinin, kollarının bağlanmasına, adaletin terazisini tutamaz hale getirilmesine, asla izin verme!..”

            diye bitirmişti, Sayın Turgut Candan; 2010 yılının 17 Mayısında, “Sevgili Mustafa” hitabıyla başlayıp, üzüntü ve kaygılarını, duygulu bir biçimde dile getirdikten sonra, anma günü konuşmasını.

            “Bizler, adalet ve hakkaniyet dağıtan yönetsel yargı çalışanlarıyız. Cumhuriyetin yargıçları ve savcılarıyız. En yüce değerlerimiz arasında yer alan adalet duygusu, vazgeçilmezlerimizin önündedir. Toplumda sarsılan adalet duygusunun, siyasal emeller doğrultusunda, korku salınarak yönlendirilmek, eritilmek istenen adalet duygusunun, mutlaka gerçek yerini alacağına ben inanıyorum. Sizler de inanın. Şimdi gidip göreceğiz ki, Mustafa hepimizden çok inanıyor” dedikten sonra, gördüğü bir düşle ülkemizin aydınlık geleceğinden ve bu geleceğe olan inancından söz etmişti, Sayın Salih Er, 17 Mayıs 2009'da, burada..

            2008 yılı anma gününde Danıştay Başkan Vekili Sayın Gönül Önbilgin,

            “Yüksek mahkememizin üyeleri, uzmanlıkları, bilgi ve görgüleri, belirgin üst düzey yetenekleri ile mesleğin aşamaları içinde hukuk nosyonunu kazanmış; konusunun uzmanı olan, karar verme yeteneği, mesleğin vakar ve onuruna uygun davranışları ile temayüz etmiş; en az 25-30 yıllarını meslek içinde geçirmiş hakimler arasından seçilmiş kişiler olup kararlarını Anayasamıza, kanunlarımıza, üstün hukuk kurallarına ve vicdani kanaatlerine göre dikkat ve itina ile vermişlerdir. Değerli meslektaşım, bu memleketin yetiştirdiği Cumhuriyet çocuğu, bu memleketin kaymakamı, valisi ve bir yüksek yargı üyesi olarak üstün hizmetler vermiş Mustafa Yücel Özbilgin, belirttiğim bütün değerlere sahip, sayılan ve sevilen bir kişi olarak büyük bir özveriyle görevini ifa ederken, dairesinin hain bir saldırıya uğraması sonucu hayatını yitirmiştir” demişti.

            “Danıştay üyesi olarak aramıza katıldığı andan itibaren uzun yıllar boyunca edindiği yöneticilik tecrübelerini yargıçlık mesleği ile en iyi şekilde birleştirerek ve kaybettiğimiz ana kadar hukuka bağlı bir yüksek yargıç olarak, “Türk Milleti Adına” karar veren ve üstün sorumluluk duygusu içerisinde yüce Türk adaletine hizmet eden değerli arkadaşımızı, bizim ve yüce Türk Ulusunun unutması mümkün değildir” demişti Sayın Sumru Çörtoğlu, 2007 yılı 17 Mayıs gününde yaptığı konuşmada.

            Sayın Çörtoğlu,  “Kutsal yargı görevini yerine getirdiği sırada, yalnızca onun aydınlık beynine değil, laik demokratik Türkiye Cumhuriyetine sıkılan kara bir kurşunla aramızdan sadece bedeni ayrıldı.

            Mustafa Yücel Özbilgin ve onun gibi aydın insanlar, Türkiye Cumhuriyetini ilelebet payidar kılmak amacıyla sonsuza kadar aramızda olacak ve bize ışık tutacaklar” dediğinde ise, tarih 18 Mayıs 2006 idi. Danıştayın giriş katında Türk Bayrağına sarılı bir şehit tabutu vardı. Daha önce İçişleri Bakanlığında tören yapılmış, Danıştay'dan sonra da Kocatepe Camiine götürülmüş olan tabuttaki şehit, 1942 yılında doğmuş, 1965 yılında hukuk fakültesini bitirdikten sonra mülki idare amiri olarak kaymakamlık ve valilik yapmış,  1999 yılında Danıştay Üyesi olarak atanmış ve kamu hizmetinde 40 yılı doldurmuş bulunan Mustafa Yücel Özbilgindi. 

            Saldırı sonucunda şehit olmuştu, bir gün önce, Özbilgin.

            Beş yıl önceydi, 17 Mayıs 2006 Çarşamba. 

            Danıştay için kara bir gün. Türk hukuku için kara, Türkiye için kapkara..

            Oysa iyi hatırlıyorum, günlük güneşlik bir Mayıs sabahıydı, uyandığımız..

            Ama o inanılmaz olay yaşandı. Danıştay İkinci Dairesi heyeti, müzakere yapmakta iken silahlı bir kişinin saldırısına uğradı ve bu saldırı, günü bir anda kararttı.

            Saldırıda sıkılan kurşunlar, görevi başındaki Daire Başkanı ve Üyeleri ile tetkik hakiminin yaralanmasına, daha sonra da bir mensubumuzun, Danıştay Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'in şehit olmasına yol açtı.

            Üstelik bu saldırıyı gerçekleştiren kişi de bir hukukçu idi, bir avukat!

            Böyle bir saldırıyı, elbette hiç kimse hak etmez, hele görevini yapmaktan başka  bir  eylemi bulunmayan kamu görevlileri, hele hakimler, hiç ama hiç!..

            Ama oldu. Bir hukukçu, bir hukuk kurumunu silahı ile bastı ve silahındaki kurşunları oradakilerin üzerine, Danıştay'a, Türk hukuk camiasına, Türk halkının üzerine boşalttı.

            Kimi cezalandıracağını sanıyordu, bilinmez. Ya da, verdiği bir karar nedeniyle İkinci Dairemizi cezalandırdığını... Ama böyle bir ilkel cezalandırma ile hukukçuların sindirilebileceğini, Danıştay'ın, Türk insanının, Türk kamuoyunun  korkutulabileceğini sanmış ise yanılmıştı elbette..

            Bu saldırıdan değerli ağabeyimiz ve meslekdaşımız Mustafa Yücel Özbilgin kurtulamadı; şehit oldu, şehidimiz oldu; Türk hukukunun ve Türkiye Cumhuriyetinin şehidi olarak tarihte yerini aldı ve ismi ulusumuzun ölümsüzler listesine eklendi.

            Ve işte beş yıl böyle geçti.     

            Sayın Çörtoğlu'nun belirttiği gibi, Danıştay üyesi olduğundan başlayarak, uzun yıllar boyunca edindiği yöneticilik tecrübelerini yargıçlık mesleği ile en iyi şekilde birleştirip hukuka bağlı bir yüksek yargıç olarak, “Türk Milleti Adına” karar veren ve üstün sorumluluk duygusu içerisinde yüce Türk adaletine hizmet eden şehidimizi, yüce Türk Ulusunun unutmayacağından  eminim.

            Ama, Sayın Önbilgin'in işaret ettiği ve pek güzel biçimde tanımladığı üzere, uzmanlığı, bilgi ve görgüsü, belirgin üst düzey yetenekleri ile mesleğin aşamaları içinde hukuk nosyonunu kazanmış; konusunun uzmanı olan, karar verme yeteneği, mesleğin vakar ve onuruna uygun davranışları ile temayüz etmiş; kararlarını Anayasamıza, kanunlarımıza, üstün hukuk kurallarına ve vicdani kanaatlerine göre dikkat ve itina ile veren, bu memleketin kıymetli bir evladını çok acı bir şekilde kaybetmiş olmaktan gerekli dersleri çıkardı mı acaba, toplumumuz?

            Ya da Sayın Candan'ın seslendiği Türk Ulusu, hakkını, özgürlüğünü, hukukunu koruyacak gücü yalnızca bağımsız Mahkemelerde ve yargıçlarda bulabileceği bilincine vardı mı? 

            Sayın Salih Er'in düşünde görerek bize anlattığı ve inanarak bizim de inanmamızı istediği aydınlık gelecek, gelecek mi gerçekten?

            Eski yıllarda, aile büyüklerimizden duyardık; ölmüşler için “o şimdi gerçek alemde,  her şeyi biliyor ve görüyor”derlerdi. Eğer gerçekten öyleyse, Mustafa Yücel Özbilgin de şimdi gerçek alemde ve herşeyi görüp biliyorsa, kendisine sıkılan kurşunların sebebini, varsa arkasındaki azmettiricileri ya da iddia edildiği gibiyse çeteyi biliyordur. Silahı doğrultanın kendiliğinden mi hareket ettiğini, birileri tarafından mı yönlendirildiğini, veya bazı yayınlardan, ya da konuşmalardan vazife mi çıkardığını öğrenmiştir çoktan..

            Bizler ise tam gerçeği hiç öğrenemeyeceğiz, bilemeyeceğiz de..

            Ama Özbilgin'i kaybettiğimiz kara günü hiç unutmayacağız, tabii O'nu da.

            Hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

17 Mayıs 2011

Mustafa Behiç Kılıçhan

                                                                            Danıştay Beşinci Daire Başkanı