YARGI ŞEHİDİYLE DERTLEŞME
Sevgili Mustafa,
Bu sene, bu meş’um günde, Ulusumuza ve meslektaşlarımıza benim seslenmem istenildi. Yargıç, ortaya, halka seslendiğinde, “Efendi!.. Sen yargıçsın, yargıç konuşmaz; sen, kararlarınla konuş” diyorlar. Oysa; yokluğunda, yargıcın, adına yargılama yetkisini kullandığı Yüce Türk Ulusuna söyleyeceği ne de çok şey oldu; bir bilsen. Bu yüzden; Sevgili Mustafa, en doğrusu, seninle dertleşmek. Hani, her karşılaşmamızda, ne olacak bizim takımın hali diye başlayıp, sürdürdüğümüz dertleşmeler vardı ya; onlar gibi…
Ama, Sevgili Mustafa, sana seslenirken, duyguların seller gibi akmasına engel olmak mümkün mü? Bu duygu seli içinde, sözlerime nereden, nasıl başlayacağımı, gerçekten, bilemiyorum.
İstersen, şu, “yargıcın kararlarıyla konuşması” söyleminden başlayayım; sonrası kendiliğinden gelir, nasıl olsa.
Yargıcın kararlarıyla konuşması gerektiğini söyleyenler, kuvvetler ayrılığı ilkesinin büyük üstadı Montesquieu’nün şu sözünü ya bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar. Ne demişti büyük üstat? “ - Yargıç kanunların sözcülüğünü yapan ağızdır.”[1] dememiş miydi? Yani; kararlarda konuşan, gerçekte, yargıcın kendisi değil; Anayasa, kanunlar ve hukuktur.
Eğer; üstadın söylediği gibi kararlarda konuşan, yargıcın kendisi değil de, kanunlarsa; hukuksa, yargıç kendi adına ne zaman konuşacak? Eğer, yargıç kendi adına konuşamayacaksa; Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 29 Kasım 1985 tarihinde kabul edilen “Yargı Bağımsızlığına Dair Temel İlkeler”in 8’inci maddesinde yargı organı mensuplarına, İnsan Hakları Evrensel Bildirisine uygun olarak tanınan, kendini ifade hakkının anlamı ne? Eğer, Birleşmiş Milletler Örgütünün üye devletlere getirdiği bu konuda gerekeni yapma vecibesine uyulmayacaksa; o zaman, neden, ikide bir, Dünya uluslar ailesinin bir üyesi olduğumuz söylenir?
Sen de bilirsin. Bizlere, daha, hukuk fakültesinin ilk yıllarında öğretmişlerdi; yargıcın hukukun, adaletin, hukuk devletinin bekçisi olduğunu.
Eğer, yargıç, yalnızca kararlarında konuşacaksa, yargılama yetkisinin gerçek sahibi olan Ulusa, bekçilik görevinin tehlikede olduğunu, kararlarında nasıl anlatacak? Nasıl diyecek kararlarında, bekçinin patronluğunun, bundan böyle, hukuk devleti ilkelerinin kendilerinden korunması gerekenlere geçmekte olduğunu?
Geçenlerde öğrendim. Hukuk fakültelerimizin sayısı, sevindirici bir biçimde elli sekiz olmuş. Ama, ne yazık ki, bu elli sekiz hukuk fakültemizden, yalnızca biri ve bazı hukukçular, onlar da bireysel olarak ve yiğitçe, tepkilerini göstermektedirler. Eğer, yargıç konuşmayacaksa, bunca hukuk fakültesinin; hatta baro ve sivil toplum örgütlerinin çoğunun suskun kaldığı bu ortamda, başı sıkıştığında ilk gideceği yer hukuk olan, Ulusumuz, nasıl öğrenecek, adaletin gücünün gücün adaleti olmak üzere olduğunu?
Biliyor musun? Bir süre önce, kimi aydın ve sanatkâr, siyaset sanata karışmasın diye beyanatta bulundular. Haklılar da. Halk için yapılan sanata siyasetin karışması, tabii ki, kabul edilemez. Ama, aynı aydın ve sanatkarlar, mülkün temeli olan ve aynı halka hizmet eden adaletin terazisini elinde tutan yargıcın siyasetin keyfine bırakılmasına, nedense ses çıkarmadılar; çıkarmıyorlar. Daha da tuhafı, sanatını düşünce ve duygularını konuşturarak icra edenler onlar olmalarına karşın; hiç kimse onlara, “Efendi!... Sen sanatınla konuş, siyaset yapma !...” demiyor; demedi. Belki de, aydın ve sanatkarların, yargıya yapılanlar karşısındaki, suskunlukları bundandır.
Eğer yargıç, yalnızca kararlarında konuşacaksa, Sevgili Mustafa, örneğin; bir siyasi “Anayasa değişikliği konusunda Yüksek Yargı ile mutabık kaldık” dediğinde; “Hayır böyle bir şey yok; biz, özgürlüklerin temeli olan kuvvetler ayrılığını tehlikeye düşüreceği görüşünde olduğumuz için yapılması tasarlanan değişikliklere karşıyız ” diye kararlarında yargıç nasıl haykıracak?
Yine; “Anayasa Taslağı Yüksek Yargı yerlerine gönderildi, Askeri Yargı dışında hiçbiri görüş bildirmedi” denildiğinde; “Hayır!... Taslak bize gönderilmedi, biz internet ortamından aldık. Kaldı ki, yeni olmayan bu girişim hakkında görüşlerimizi müteaddit defalar ilgili yerlere gönderdik.” açıklamasına kararında yer vermesini, davasından kendisi için çözüm bekleyen davacıya ve davalıya nasıl anlatacak?
Hem, zaten, Sevgili Mustafa, Seni, sevgili eşinden, çocuklarından, göremediğin torunlarından, bizlerden, kararında, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değişmez ilkelerini ve yasaları konuşturdun diye ayırmadılar mı?
Biliyor musun Mustafa? Sana ve çalışma arkadaşlarına sıkılan kurşunların sebebi, türban değilmiş; Ergenekon’muş. Bu günlerde, bunları sıkça dillendiriyorlar.
Kurşunların niye sıkıldığı, kurşunu sıkan elin bağlantısının kiminle ve neyle olduğu konusu, yargıda. Yargı sonuçta kararını verecek. Bu konuda söz söylemek bize düşmez.
Ancak; diyelim ki, kurşunları sıkan eli, varlığı iddia olunan, Ergenekon kullandı. Bunun böyle olması, menfur saldırının, önceki günlerde yapılan, “dinin ve dinsel duyguların istismarı nedeniyle laikliğe aykırı” olduğu ve kararlı ve yoğun biçimde işlendiği, Anayasa Mahkemesinin kararıyla[2] sabit, eylemlerin ve kimi basın organında senin ve çalışma arkadaşlarının hedef gösterilmesinin yarattığı uygun ortamdan yararlanılarak uygulamaya konulduğu gerçeğini değiştirir mi? Örneğin; “Bu anlayış, hiçbir hukuk anlayışı içinde tanımlanamaz. Bu kararı kınıyorum. Efendi bu senin değil, Diyanetin işi.(…) Bu böyle biline.”[3], söylemini, söylenmemiş; gazetenin “İşte o üyeler”[4] başlığını da atılmamış kılar mı?
Eğer, siyasiler, “Anayasamıza göre; Türkiye Cumhuriyeti, laik ve çağdaş bir hukuk devletidir. Danıştay, Anayasa’nın gereğini yapmıştır. Esasen, Türk Milleti adına yargılama yapan Danıştay’dan laik hukuk düzenine gönülden bağlı bulunan bizlerin de beklediği buydu” diye söylemde bulunmuş olsalardı ve o başlık atılmamış olsaydı; amaçları ne olursa olsun, saldırganlar, eylemlerine uygun ortam bulabilirler miydi[5]? Ve, sen sevgili Mustafa, şimdi hayatta ve aramızda olmaz mıydın?
Sevgili Mustafa, sana kurşun sıkan ellerin bir hukukçuya ait olduğunu öğrenme fırsatın olamadı. Evet, bir hukukçunun, hem de bir avukatın elleriydi o iğrenç eller. Hayretler içindesin değil mi? Ben de halen öyleyim. Düşünüyorum da; nerede bizim Faruk EREM hocamızın hümanizması? Kim hukuk fakültelerinden kovdu hümanist ruhu? Hukuk, iyilerin ve doğruların sanatı değil miydi?[6] Ya tek hedefi, aydınlanmanın ışığını kuşaktan kuşağa taşıma; iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilme yeteneğine sahip aydın insanlar yetiştirme olan Ulusal Eğitime[7] ne oldu? Neden ve nasıl yetişiyor, bu elleri silahlı, karanlık ruhlu insanlar? Niye, kimse sorgulamıyor bunları? Nerede, seni yetiştirip, kaymakam, vali ve yargıç olarak görev yaptığın her Vatan köşesinde halkın sevgilisi kılan, aydınlanmanın mücahitleri, o elleri öpülesi öğretmenler?
İmmanuel KANT, aydınlanmanın, insanın aklını kendisinin kullanmaya başlaması olduğunu söylemiş. Zaten, bizim halkımız da, aklını bizzat kullanmayı öğrenen kişi için, “akıllanmış”; “adam olmuş” demez mi? İnsanın aklını kendisinin kullanabilmesi, her türlü beyinsel tutsaklık zincirini kırabilmesine, benliğine hâkim olabilmesine bağlıdır. Bu ise, ancak laik düzen ile laik eğitimin sağlayabileceği olanaktır. Ulu Önder’in, “Bir laikliktir gidiyor. Affedersiniz ben bu laikliğin manasını anlamıyorum.” diyen Hocaya, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak.”[8] demesi, bundan değil mi?
İşte, sevgili Mustafa, laikliğe saldıranların, gerçekte, korktukları, bu; halkın adam olması, kendi aklını kendisinin kullanabilmesi. Onlar da biliyor, laikliğin dinsizlik olmadığını. Ancak; yine biliyorlar ki; kendi aklını kendisi kullanan bir halka, yurttaş iken tebaalığı; toplumun özgür bireyi iken müritliği kabul ettirmek asla mümkün değildir. Demokrasi için de gerekli olan bu değil mi? Gerçek demokrasi, ancak kendi kendini yönetebilme bilinç ve istencine sahip bireylerden oluşan toplumların yaşatabilecekleri rejim değil mi?
Ulu Önder de, demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıklı uygulamasını sağlayan hükümet şeklinin cumhuriyet olduğunu[9] söyledikten sonra; “Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamının neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir”[10] diyerek, milletin kendi kendisini yönetebilmesi için, aydınlanmanın ne kadar önemli olduğuna vurgu yapmamış mıydı?
Duymuş olmalısın; Kemalizm’i, şimdilerde, ideoloji diyerek, Ulusun gözünden düşürmeye çalışıyorlar. İdeolojiyi, bilim adamları, insan, toplum ve evrene yönelik olarak değişik kapsayıcılıkta ve belli bir “olması gereken” yargısı ve değerler hiyerarşisini kurmayı amaçlayan düşünce sistemi olarak tanımlıyorlar[11]. Şimdi sana sormak istiyorum: Sence, akıllı oldukları için insan sayılabilenlerin, hareket noktası insan aklı, hedefi de aydınlanma olan bir düşünce sistemini kötülemeleri, çağ dışı ve çarpık niyet ve zihniyetlerinin sonucu olan bir çelişki değil mi?
Vereceğin yanıtı biliyorum, sevgili Mustafa. Kemalizm’i kötüleyebileceklerini sananların, halkın karanlıkta kalmasından; kendi geleceğini, çocuklarının geleceğini değil, gününü düşünür olmasından ikballeri için çıkar umanlar olduğunu söyleyeceksin.
İşte, seni aramızdan bunun için aldılar, Mustafa. Böylece aydınlanmaya gönül vermiş olanları korkutup sindirebileceklerini sandılar. Ama, sana, makber diye gönüllerindeki tahtı açanların ihtişamlı ve cesur yürüyüşünü tahmin edemediler. Sen, son Kubilay’sın Mustafa; Yargı’nın Kubilay’ı. Karanlıkları aydınlığa çıkarmak için yanan Kubilay’lar asla unutulmaz. Ne seni unutacağız; ne de, Halkımıza, Kubilay’lara kasteden Derviş Mehmet’leri unutturacağız.
Umarım, sözlerimle seni çok üzmedim, sevgili Mustafa. Duydukların, ömrünün kırk yılını hukuka ve Hukuk Devleti idealine hizmetle geçirmiş bir yargıcın, yüreğinden kopup gelen, ancak seslendiremediği çığlıklardı. Sizler de duydunuz mu, Sayın Başkanlarım, sevgili konuklar ve meslektaşlarım, basınımızın değerli temsilcileri?
Ya sen sevgili Ulusum?
Evet, sevgili Ulusum, bir sözüm de sana var. Bugün, 17 Mayıs. Bundan tam dört yıl önce, değerli meslektaşımız Mustafa Yücel ÖZBİLGİN’in, senin adına, adalet dağıtırken şehit edildiği; dört arkadaşımızın da, yaralandığı gün. Bu günü ve günün birinde adalete ihtiyacın olduğunda, senin hakkını, senin özgürlüğünü, senin hukukunu koruyabilecek gücü, yalnızca ve yalnızca, bağımsız Mahkemeler ve yargıçlarda bulabileceğini sakın unutma!.. Onların ellerinin, kollarının bağlanmasına; adaletin terazisini tutamaz hale getirilmesine, asla izin verme!.. Saygılarımla… 17 Mayıs 2010.
Turgut CANDAN
Danıştay Yedinci Daire Başkanı
[1] “Les juges de la nation ne sont que la bouche qui prononce les paroles de la loi…”, M. Waline, “ Le pouvoir normatif de la jurisprudence”, Mélanges, G.Scelle, 1095.
[2] AYM. 30.7.2008, E:2008/1,K:2008/2, Resmi Gazete: 24.10.2008- 27034, sh.741 vd.
[3] 11 Şubat 2006 tarihli Mersin İl Kongresinde Başbakanın konuşması. Oktay EKŞİ, 18.5.2006 günlü Hürriyet’teki köşe yazısından.
[4]13 Şubat 2006 günlü Vakit.
[5] Mustafa Kemal ATATÜRK: “Bir milleti, düştüğü herhangi bir felaketten kurtarmakta, bir milleti doğru yola yöneltmekte devlet adamlarının haiz olduğu büyük ehemmiyet inkar edilemez”, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Hazırlayan: Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK, Turhan Kitabevi, 1984, sh.102.
[6] Prof.Dr. Tekin AKILLIOĞLU, “Adalet Kavramı ve İnsan Hakları”, Adnan GÜRİZ, Adalet Kavramı, 3. bsk. Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2008, sh. 51: “İus est ars boni et aequi”.
[7] Mustafa Kemal ATATÜRK : “Maarifin gayesi yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, daha ziyade memlekete ahlaklı, karakterli cumhuriyetçi, inkılapçı, müsbet, atılgan, başladığı işleri başarabilecek kabiliyette, dürüst, muhakemeli, iradeli, hayatta tesadüf edeceği engelleri yenmeye kudretli, karakter sahibi genç yetiştirmektir. Bunun için de öğretim programlarını ve sistemlerini ona göre düzenlemelidir.”,Ali KILIÇ, Atatürk’ün Hususiyetleri, Sel Yayınları, İstanbul 1955, sh.62.
[8] Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Hazırlayan: Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK, Turhan Kitabevi, 1984, sh.64..
[9] A.g.e, sh.58.(Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk’ün El Yazmaları, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1969, sh.410-411’den nakil)
[10] A.g.e.,sh.58.
[11] Yard. Doç. Dr. Mehmet Tevfik ÖZCAN, “Hukuk İdeolojisi: Adalet Sorununa Sosyolojik Bir Yaklaşım”, Adnan GÜRİZ, Adalet Kavramı, 3. bsk. Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2008, sh. 51